Küçük dünyaya büyük sevdalarla sığmaya çalışanlara,
 İstanbul âşıklarına,
Selam-ı baki ile…


Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.

Necip Fazıl Kısakürek

 

 

İstanbul!..

Sen Ey rüyalarımı süsleyen şehir… Uzun yoldan geliyorum susuzluğumla yine, yeniden, yanına. Soluklanmak için düştüğüm fütur gönüllerden koşuyorum yanık bağrına İstanbul’um…

Kelimeler umumiliğimi alıyor yine benden, hususî arayışlar peşine pranga-landım. Tecavüz ediliyor tüm hislerim, hovarda kelimelerle. Sanki arsız hecelerin hepsi inadıma inadıma senden bahsedip bileyliyor sızımı. Lafügüzaf’dan sıyrılıp sardığım ey Sultan-ı Şehrim!.. Eğreti sırıtışlarıyla göz kırpıyor harflerin yirmi dokuzu birden, çatlatırcasına serzenişimi… Sanki tüm noktalama işaretleri giyotine vuruyor sana dair gülümsemelerimi. Çikolatası yere düşünce dudak büküp ağlayan bir çocuk gibi... Kollarımı birbirine ilikleyip ve sırtımı tüm tümcelere dönüp ağlıyorum şuracıkta; ‘’Bana tarihi geçmemiş bir İstanbul verin’’ diye… Kendinden geçmiş gönlümü hangi yetişkin yetişip alabilecek ki, yoksa? Çok şey istemiyorum oysa sadece birazcık İstanbul…


Bekle İstanbul… Bekle Fatih’imin başı ve sonu… Hüznün çiçeklerini toplayacağım yamaçlarından. Ağlayışlarıma anlam katanım… Bir yanı Kudüs bir yanı Mekke kokanım… Cebimde birikmiş yalnızlığımı rüzgârına savuranım… Bekle dimağımdaki en güzel görüntüm…


Avutuyorum şimdilerde kendimi… Sevgilinin künyesi dört bir yanına surlarla işlenmiş İstanbul’um…  ‘’Büyük adam olup geleceğim yanına!’’ diyorum mülteci bendime. Söz veriyorum artık, çikolatam yere düşünce ağlamayacağım. Görmezsin, görmemiş olursun mağrur gözyaşlarımı…

Bekle İstanbul… Bekle Akşemsettin’imin duası… Dile gelmeyen kırık dökük cümlelerimi toplayacağım tepelerinin sırtından… Kıymet bilmeyenlerine olan kinime anlam katanım… Bir yanı İsmail öteki yanı İbrahim kokanım… Cebimde birikmiş korkularımı cesarete vuranım… Bekle leylin en güzel anını üstünde haiz kılanım, bekle…

Satır aralarıma saklıyorum seni İstanbul… Hüznümü derç ediyorum bir sonraki serseri cümleye. Ve buradan sesleniyorum cümle’ye, üşütmesinler seni diye.  Örtüyorum üstünü sidre cümlelerle. Kız kulesi tepesinde ritimli ötüşen martılar selam eğliyorlar eski zamanlara… Ve Peygamberler Peygamberinin sesi geliyor ötelerden; ‘’Onu alan komutan ne güzel komutandır, selam olsun ordusuna ve kendine!’’ diye… Benden öte bir bensin Sen. Senden ötesi aşktır Ey Bab-ı Saadet!

Bekle İstanbul… Bekle Murat’ımın dördüncü muradının miladı… Şiraze düşlerime gerçeklik urbası giydirilecek…  Topraklarını öpeceğim! Haziran sıcaklığına ramak kala geleceğim yanına! Kadavra kokusu sarmış yanları temizlenmeden kalanım Ey!.. Üzerindeki nedamet kokulu saçlara veyl!.. Hoyrat küfürlerim var Eyyub’una varamayan ayyaşlarına… Bekle Dersaadet Şehrim Ey!..

Gecemi cellât vurmuş. Güneş ferman veriyor arsız arsız… ‘’İstanbul bize Fatih’ten emanetsin, ama sen kal orda başka bahara gelinimizsin!’’ Şehrimi inleten /gözyaşlarının katlı vaciptir/ sesiyle irkiliyorum. Fermanım dermanım oluyor; ağlamıyorum…

Buram buram gül tütüyorsun ey Şehir! Bak, elbiselerim bile İstanbul kokuyor!  Ağlamayacaktım, söz vermiştim Şehr-i Âzâm’a… Ne zaman ki toprağını alırım elime ve savururum haşin esen rüzgâra işte o zaman duyarım tepende peydahlanan turaçların yırtıcı seslerini… Ve o vakte and olsun, Fatih’ten sonraki Elif’liğine ve Nun’una…  Güllerce selam olsun taşına toprağına… Buluşalım öteki bahara; unutma!

1 Temmuz 09
Sahrud!.. 

 

 

 

 

 

.